24 Nisan 2013 Çarşamba

Yoldan Adam

İki bira asla sadece iki bira değildir.

Bunu kendi kendine, "Cuma akşamı takılalım" diye dışarı çıkıp, iyi kafayla cumartesi için plan yapıp, ertesi gün Edirne'ye gitmek üzere emniyet kemerini bağlarken düşünüyor insan.

"Hiç gitmediğimiz bir yere gidelim"den kasıt İstanbul'da ayak basmadığın onca yer olabilecekken, 250 km ötede gezgin olmak, içindeki ergene Into the Wild yaşayacakmışsın heyecanı yaşatıyor. Kendini bulmaya yolculuk; gürültü, insanlar, arabalar, akıllı telefonlar. Ben insanın kabuğuna çekilmesi diye buna derim.



Edirne, mimarisinden olsa gerek, soğuk bir şehir izlenimli. Selimiye Camii'yle karşılıyor ziyaretçilerini, yüzlerce insanla avlusunda. Görkemine ve kasvetine daha fazla direnemiyor biz de kendimizi avlusunda buluyoruz. Her şeyi kuralına göre oynama taraftarıyım. O yüzden "resmin ortasındaki noktaya odaklan" diye başlayıp, son 3 saniyesinde ansızın yaratık çıkan videolardan hiç sıkılmadan korkarım. Baktım herkes abdest alıyor ben de yöneldim şadırvana. Çorapları falan sıyırıp iki ayak içimi dayadım musluk yanı mermerlerine. Mermer soğuk ama abdest almayı hatırlamıyor olmam daha da soğuk. Yanımdakilere çaktırmamak için de "Hay Allah.. Öğle namazında abdest almıştım, tekrar almayayım bari" diye haset dolu bir seslenişten sonra çoraplarımın içine ayaklarımı daldırdım. Yanımda oturanların öğle namazlarını kılmadıkları çok belliydi. Şüphesiz onlardan daha iyi bir mümin olduğum için kıskandı beni piç kuruları. Sonrasında Camii'nin 3-5 farklı açıdan instagramlı fotoğrafını çekip standart sapmadan cenneti garantiledim. Arka planda Camii var ama blur, focusta turist kızlar. Allah büyük.

Acıktık tabii. Hemen Google'da 'trava ciğer' diye aratınca, tava ciğeri  "bunu mu demek istediniz?" diye uyardı. Adresi bulmamla beraber Ciğerci Aydın isimli mekanda aldık soluğu. Gördüğüme inanmak istemedim; kapının önünde 30 kişi ufacık ciğerci dükkanına girmek için sıra bekliyor. Neyse ki sırasının gelmesi pek uzun sürmüyor ve siparişler de hızlıca servis ediliyor. Ben, lisede ağlayan kızın yanındakileri uzaklaştırmayı görev edinmiş bir diğer kız ciddiyetiyle ağzıma attığım her lokmayla ciğerin bitişine üzülüyorum. Hesabı ödemek için kasaya vardığımızda dükkan sahibi adamın "Söyle be. Güzel bir şey söyle. Yalan da olsa hoşuma gidiyor" bakışlarını "Ne diyebilirim ki.. Verdiğimiz her kuruşa değdi doğrusu" bakışlarımla savuşturuyorum. Ayrılıyoruz.

Meriç Nehri'ne sürüyorum. En son, güzelliğiyle ağzıma böylesine şekil verebilen Gülşen Bubikoğlu'nu yad ediyorum. Nehir kenarı bir çay bahçesine oturuyoruz. Etraf cıvıl cıvıl; nehirde suyun sürüklenişi, liseli kızların kadeh gibi çınlayan sesleri.. En güzel sesler koleksiyonunu tamamlamak için hemen cebimdeki paraya davranıp hışırtısını dinliyorum, yatıştırıyor. Bakabildiğim her şeyi görmek istiyorum; önce Nehir kenarlarının bozulmamış oluşuna takılıyorum. Sonra Nehir'in iki yakasını bağlayan köprü aklımı alıyor. Köprüler bilinç altımda nehrin iki yakasına yaptıklarına inat hep ayrılıkları temsil ediyor. Aklıma Marina Abramovic ile Ulay'ın hikayesini getiriyor. Bir sigara yakıp tüm kameralar beni çekiyormuşcasına tellendiriyorum. Oysa ben hiç köprüde ayrılmadım.

Gündüz gelirken 1 saat süren yolun, gece dönerken 4 saat sürmesine, eve gelip 10 saat uyuyarak tepkimi koyuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder